1936 tarihli Yeniyol Gazetesinde iki haber dikkatimizi çekiyor. Birincisi Trabzon’dan Hamburg’a beş bin bıldırcının ihraç edildiği belirtiliyor. Trabzon’da bıldırcın üretildiğini sananlar yanılıyorlar. O yıllarda bıldırcın mevsimi dört gözle beklenir. Mevsimi gelince de elde fener gece sabahlara kadar süren safariler yapılırdı. Evin kedisi bile onlarca bıldırcın tutar, sokaklarda kedi ve köpekler o ayda bayram yapardı.
Bugün bir iki maceraperest dışında ne bıldırcın mevsimini bekleyen var, ne de tutulacak bıldırcın. O da mazi oldu gitti sayılır. Bıldırcın mevsimini bilmeyen yeni nesil için hatırlatalım; Sonbaharda soğuk kuzey bölgelerinden güneye doğru bıldırcın göçü başlar, bıldırcın sürüleri Trabzon üzerinden geçerken yağmura yakalanırsa kanatları ağırlaşır, yeşil alanlara doğru iniş yapardı. Sonbaharda çise düştüğünde elinde lüküs, fener ve ağlar ile kıranlara çıkan halk yere düşen bıldırcınları neredeyse elle toplardı.
Boztepe’den Sülüklü Mezarlığına bakış.
ŞEHİR BOZTEPE’DE SABAHLADI
Bir zamanlar halkın protein ihtiyacının karşılanmasında önemli bir yeri vardı bıldırcının. Nitekim 1948 senesinde Halk Gazetesinde rastladığımız bir yazıyı, bugün için bize ilginç gelmesi nedeniyle kadrajımıza alıyoruz. Yazı şu şekilde de devam ediyor;
“Gerek içtimai gerekse iktisadi bakımından yıllardır kalkınamayan Doğu Karadeniz Sahillerinin tabii gelir kaynakları da suyunu çekmeye başladı. Bu yıl mahsulünün yurdun her yerinde bol ve verimli olduğu söylenmektedir. Bizim fındıkla mısırın hali malum…
Eskiden karaya vuran hamsiyi neredeyse olta ile avlamaya razı olacağız. Geçen yıl hem çok az, hem de çok ince çıkmış olduğu için yaz boyunca küplerimiz boş kaldı. Salamurasını Sinop’tan getirtip kapış kapış yiyeceğimiz kimin hatırından geçerdi. Senede bir defa fakir fukaranın yüzünü güldüren bıldırcın dahi artık gelmez oldu. Kaç akşamdır şehrin yarısı nüfusu Boztepe’de sabahlıyor. Yakılan gazlara kırılan fenerlere yazık…
Eskiden öylemiydi ya.. En azından 10 adet yakalamak için evlerin pencerelerini açık bırakıp yatmak kâfi geliyordu. Şehrin kedileri köpekleri bile her sene bu mevsimde kilo alırdı. İhraç malı idi mübarek. İstanbul’a her vapurla 10 bin, 20 bin sevk ederdik. Gelen haberlerden öğrendiğimize göre, bu yılın büyük bıldırcın ikramiyesi İnebolu’ya isabet eylemiş. Bir gecede binlerce yakalanıyormuş. Öyle benziyor ki bıldırcını da dışarıdan getireceğiz.”
Bu eskiye özlem demek ki eskiden de vardı! Biz eskiyi özlüyoruz, eskiler de daha eskiyi! 1936 senesinde bile eski özleniyor ya, hayret!
Özellikle Trabzon’un yokluk yıllarında güz mevsiminin en önemli protein kaynağı olan bıldırcın, ünlü halk ozanımız Baba Salim’in de mısralarına konu olmuş ve şöyle mısralara dökülmüştür;
Trabzon’un halk ozanı Baba Salim
BILDIRCIN
Bu sene sen oldun balıktan metin
Okudun hamsiye meydan bıldırcın
Kuzunun budundan zevklidir etin
Yetiştin bizlere derman bıldırcın
Hamsi kışın varsa, sen güzün varsın
Her sene gelirsin bizlere yarsın
Kolay tutulursun nede kibarsın
Gezdirmezsin bize umman bıldırcın
Erbabı züğürt hep düştü mihnete
Hasret kalmış idik bir parça ete
Bu yıl gelmeyeydin sen memlekete
Olurdu halimiz duman bıldırcın
Gam değil isterse olmasın param
Sen varsınya artık savulur yaram
Dört tane tutarsam yaparım bayram
O gece okurum roman bıldırcın
Seni tutmak için erbabı hüner
Kimi lüküs yakar kimisi fener
Koca Boztepe’yi dönerde döner
Ederler dağları harman bıldırcın
Gökten bize yağmur gibi akarsın
Gözümüzde şimşek gibi çakarsın
Yalanız kusurun, beş on gün varsın
Züğürte vermezsin meydan bıldırcın
İşittim var imiş sana tapan
Bahtiyar olurmuş ızgara yapan
Düşüyor peşine bir fener kapan
Kedilerde vermez aman bıldırcın
Mağrur olma sakın hamsi var iken
O bırakmaz bizi yerler kar iken
En yoksul anlarda kese dar iken
O dolar küplere hemen bıldırcın
Hamsi Trabzon’a bereket saçar
Denizin gülüdür rengârenk açar
Bıldırcın kahbedir bırakır kaçar
Daha girmez ele şeytan bıldırcın.
Baba Salim 1946
TRABZON’NUN DELİLERİ!
Delinin iki sözlük anlamı var. Birincisi; Akıl ve ruh dengesi bozulmuş olan veya akıl ve ruh sağlığı yerinde olmayan; İkincisi ise davranışları aşırı ve taşkın olan, aşırı davranışlarda bulunan kimse demekmiş. Trabzon Yerel Gazetesinin 1936 senesi nüshasında “Ya Tımarhanede yer yoksa” başlıklı yazıyı okuyunca gülümsememize mani olamıyoruz. Zira yazıya göre 1936 senesi mayıs ayında Trabzon’da deliler çoğalmaya başlamış! Bunların içerisinde şuraya buraya saldıranlar olduğu gibi, kendi halinde zararsızmış gibi görünenleri de varmış. Bunlardan şuna buna musallat olanı polis tutmuş zabıt evrakı ile birlikte belediye sıhhat dairesine göndermiş. Fakat deliler bir iki saat sonra sokaklara salıverilmiş.
Çünkü belediye sıhhat dairesi İstanbul’a bir teskere (yazı) yazıyor ve tımarhanede yer var mı yok mu diye sorulduktan sonra deli salıveriliyormuş. Gazete diyor ki; Deliler ya müşahede altına alınır yahut da hemen ilk vapurla İstanbul’a gönderilir. Bu iş, bir teskere yazmakla, tımarhane de yer var mı yok mu diye sormakla biten ve şakaya gelir işlerden değildir.
Gazete soruyor; ya tımarhanede yer yoksa?
MARAŞ CADDESİNDEKİ AHŞAP KÖPRÜ
Malum, Rus işgal yılları olan 1916-1918 arasında açılan yollardan birisi Maraş Caddesidir. Bugün “Maraş Caddesi’ndeki köprü” diyecek olsak kimse bir şey anlamaz. Zira cadde üzerinde köprüye benzer bir yapı görünmez. Hâlbuki Batpazarı ile Kalekapı arasında şehrin iki önemli deresi olan Zağnos ve Tabakhane dereleri bu caddenin altından akarak denize ulaşır. Dolayısı ile cadde açılırken bu iki dere geçişi köprü ile geçilmiş.
Maraş Caddesi açılınca ahşap köprü beton köprü oldu.(Üstte Müftü Camii)
Üstelik bu köprülerin ahşap olduğunu anlıyoruz. Bunu nereden çıkarıyoruz? 1936 tarihli Yeniyol Gazetesinde yayınlanan “Köprüden Şikâyet” başlıklı yazıdan. Yazı şöyle diyor; “Soğuksu, Kisarna, Argalya, Kalçıya, Holomana, Suva, Sera vesair köylerin ahalisi sebze mahsulünü şehrimizde Mumhaneönü’ndekisebze pazarına götürüp satmak üzere Maraş Caddesinin üzerindeki tahta köprüyü geçmek mecburiyetinde olan çiftçiler, köprüden geçerken hayvanlarının ve kendilerinin ayakları köprüde açılmış olan büyük büyük deliklere geçerek soyulmuş ve kan revan içerisinde kalmıştır. Konu o gün bir daire tarafından incelenmiş tehlike yerinde görülerek halkın geçmesi için köprünün ortasına tahta çakılmış ve köprüye “tehlike var geçilmez” levhası asılmıştır. ”
Fakat yazının devam eden bölümlerinden anlaşıldığı kadarıyla vatandaşın geçmesi için koyulan tahtalar sökülmüş ve Akçaabat’a giden araçlar burayı kullanmaya devam etmiş.Ne yapsın vatandaş, yol mu vardı?
ÖLÜM KAYNAĞI DERELER!
Trabzon’un bir dönemin en önemli gazetecilerinden Cevdet Alap’ınYeniyol Gazetesinde yayınladığı yazılar, Mazideki Trabzon hakkında önemli ipuçları içermektedir. Yazar 1936 senesinde Zağnos, Dabağhane dereleri hastalık, ölüm kaynağıdır” başlıklı yazısı ile bir şehir gezisi yazısı yayınlar. Hep birlikte 1936 Trabzon’una göz atalım;
“Bu sabah erkence Mumhane, Moloz, İmaret, Zağnos cephesinde bir gezinti yaparak, intibalar edinip matbaaya dönüş yapayım diye evden çıktım. Kemerkaya’nın eğri büğrü, bozuk kaldırımlı, arsalı, mezbeleli sokaklarından, aralıklarından geçerek Mumhaneye giden Yalı hanı üstündeki, Semerciler dibindeki, geniş fakat üzeri çamur deryası olmuş caddeden geçemeyerek yalıya saptım ve oradan Mumhaneye (ulaştım) vasıl oldum. Mumhane önünde benim gibi erkence sabah gezintisine çıkmış bir arkadaşa rastladım. Bu arkadaşla tayin ettiğim gezinti hedefine doğru ilerlemeye başladık.
Mahallesi o semtte olan arkadaş bana bir dere ve bir köprü gösterdi. Bu dere ve bu köprünün eski ve yeni vaziyeti hakkında dikkatimi çeken ve belediyenin ilgisini isteyen şu sözleri söyledi;
-Bu derebeş altı bin nüfusu barındırdığı üç beşyüz hanenin eteğinden geçer. Bu evlerin bütün kanalizasyonu bu dereye akar ve bu beş altıbin nüfusun bir ikibin çocuğu bu dere kenarlarında çelik çomak oynar. Yani, beş altı bin nüfus ve üç beşyüz ev bu derenin havası ile suyu ile kanalizasyonu ile daha binbir pisliği vesairesi ile iç içe burun buruna yüzyüze kaynaştığı gibi Allah göstermesin sellere hastalıklara ve binbir türlü afetlere karşı da derinden yakından hedeftir.
Bu böyle olunca şu görünen köprülerde uzun zamandan beri dola dola menfezleri kapanmış, köprülükten çıkarak birer yol halini almışlardır. Bir zamanlar olduğu gibi on onbeş nüfusu boğduğu gibi birkaç hane söndürdüğügibi bir büyük sel basınca bu köprüler sulara yol vermeyecek ve bütün bu düz mahalle evleri ile,insanlar ile, hayvanlar ile bütün varlığı ile mahvolup gidecektir. Bütün bu mahalle halkı daima bu akıbet ve endişe içinde korkulu bulunmaktadır. Önce bu köprüler iki yılda bir açtırılır, sulara mecra verilir, derelerin kıyı bucakları temizlenir, hem mahallenin havası değiştirilir hem de muhtemel felaketin önüne geçilmiş olur. Bu mahalle halkı da korkulu rüyalar görmekten kurtulur.”
1936’da durum böyle. Bugün ise kentsel dönüşüm ile dönüştürülen Zağnos ve Tabakhane derelerindeki mahallelerde artık neredeyse yaşayan insan sayısı azaldı. Ancak bu derelerin Maraş Caddesinden aşağıdaki kısımları balıkhane gibi, sebze pazarı gibi halen şehrin önemlialışveriş mekânlarını barındırıyor. Gündüz nüfusu ise bir hayli fazla. 1909 senesinde Tabakhane deresinin taşarak 15 kişinin ölümüne, ev ve iş yerlerinin kullanılmaz hale gelmesine yol açtığı, aklımızın bir köşesinde dursun diyorum. Ha bir de tabi 1990 selini unutmayalım.
Şehrin altından geçen Tabakhane deresi
Fatih Erol'un kaleminden