Sıcak bir yaz günü getirmişlerdi fidanını... Daha önce konuşmuşuz fakat kütüphane inşaat işleri arasında unutmuşum demek... Her taraf tuğla, tahta, demir, çakıl, çimento...
Güvertenin taş duvarları henüz örülmemiş fakat yeri belirlenmiş, uzaktan bakınca "buradayım" diye bağırıyor adeta.
"Sancak Mahallesine bakan tarafta olsun" dedim, güneşin doğduğu tarafta, öyle de oldu zaten.
Hava da sıcak mı sıcak, güneş tam tepede iken dikme gafletinde bulununca...
"Ne yapsam, ne yapsam" derken...
Büyükçe bir karton kutu yetişti imdadıma.
Güneşten koruduğu gibi serin de tutardı.
Tüm işler bittiğinde...
Can suyu verilmiş, karton kutuyla sarılıp sarmalanmış gibiydi mimoza çiçeğim.
“Çiçek” diyorduk ama büyükçe bir ağaç olacaktı yıllar içinde.
Hayal edebiliyordum, kütüphane ile büyüyecekti, Şubat ve Mart gibi sapsarı olacaktı dalları ve uzaktan çok güzel görünecekti.
***
Zor günleri atlattı, Ağustos sıcağına dayandı, Ocak Şubat soğuğuna...
Ağaçkavunu ile aynı yaştaydı fakat yerini çok sevdi, havasını...
Büyüdükçe büyüdü…
Biz de çok sevmiştik ailece...
İlk çiçeğini açtığında törensi bir şeydi yaptığımız...
Altına kurduğumuz masada kahvelerimizi yudumlamış, kütüphane önünü, güverteyi daha da güzelleştireceğine dair mini bir konferans bile vermiştim.
O gün, karşılara doğru bakmıştım, bu kadar güzel bir çiçek, köyde yalnızca bir başka bahçede vardı, o kadar.
Düşündüm de...
Dev bir ağaca dönüştüğünde...
Gün gelip sapsarı olduğunda, misler gibi koktuğunda...
En güzel fotoğrafları verdiğinde...
Kütüphaneyi çok çok uzaklardan işaret edecekti çünkü sapsarı rengiyle "buradayım" diyecekti adeta.
***
Çok çok hızlı büyüdü.
Kardeşi ağaçkavunu ise el kadardı karşısında.
İki Artvin zeytini ile komşu olmuştu, kızılcıkla, ekmek ayvasıyla, manolya ile...
Ortada bir balık masa, güverte kenarlarındaki duvar üstünü kaplayan üzümler ki karası vardı, beyazı, alı...
Çok yakınında yoncalar…
Dört yapraklısını buldum, beş yapraklısını…
“Beş yapraklısını veren Allah, altı yapraklısını da verir” diyerek zaman zaman arayıp durdum çimenler arasında…
***
Beş yılda kocaman bir ağaç olmuştu.
Yanından geçen beyaz üzüm asmalarının tırmanmasına da sesimi çıkarmadım, kuşlar ve böcekler de nasibini alacaktı mimozanın dallarından…
Bir ara “çok uzadı, tepesinden kessem de birkaç güçlü dala ayrılsa” diye içimden de geçmedi değil. Bana bırakmadı bu işi, bir sabah uyandığımda kırılmıştı; ben, bunu rüzgârla açıklamaya çalıştım, belki kuşlar…
Şimdi sağlı sollu iki tepesi var.
Üzümler de her tarafını sarmak üzere…
Gölgesine sığınmak da güzel; çayımızı kahvemizi yudumlamak, kitabımızı okumak…
***
Birkaç ay sonra “kış bahçesi” olacak altında…
Dallarına kuş konacak kış gibi…
Siyah beyaz…
Bordo mavi…
Gövdesindeki yazılarla daha da büyüyecek.
Onu derinden yaraladığımın farkındayım ama olsun…
Sevgili torunlarımın adlarını bıçakla kazdım; Ela, Deva ve Aras…
Önce ince bir çizgiydiler, şimdi daha da belirginler.
***
Mimoza çiçeğim…
Çok sert rüzgârlara dayandı, birkaç dalı kırıldı, beli büküldü fakat sanki daha da güçlendi.
Yanındaki ekmek ayvası, bembeyaz çiçekleriyle selamlıyor onu…
Bayrağımız dalgalanıyor önünde…
Dümenin solunda, renk renk güllerin yanında…
Çocukken yağmur duasına çıktığımız Harmancık’ta…
Rahmetli babaannemin, duaya katılanlara kuymak yapıp dağıttığı yerde…
Köyün genç kızlarının ellerine ilk kına yaktıkları yosunlu taşların biraz yukarısında…
Şana Taka Kütüphanemizin önünde bir abide gibi yükseliyor.
***
Şimdi düşünüyorum da…
Sevgili Volkan Konak…
Kuzey’in Oğlu, yedi bölgenin sevgilisi…
Sen, “Mimoza Çiçeğim”i yazmasaydın, bestelemeseydin…
Belki de biz mimoza çiçeğini bu kadar sevmeyecektik.
Bahçemizde de olmayacaktı, dilimizde de…
Daha düne kadar öylece yükselirken güvertede…
Bir anda “Volkan Konak Çiçeği”ne dönüşmesini anlayabiliyorum artık.
Biz, seni bölgemize ve ülkemize kattığın güzelliklerle sevdik.
Ve ne acıdır ki çok çok erken kaybettik.
Yeni türküler söyleyecektin, şiirleri o güzel sesinle yeniden yorumlayacaktın.
“Müziğin ve Aşkın Şövalyesi” olarak kayıtlara geçtin bile…
Ne İstanbul’a sığdın, Ne Maçka’ya…
Ne de dünyaya…
Seni izleyen, dinleyen tüm gönüllerin baş tacısın artık.
***
Bu dünyadan bir Volkan Konak geçti.
İçimizi yaktı da geçti.
Mimoza çiçeğinin altında oturmuşum, gözlerim dolu dolu…
Dokunsalar ağlayacak gibi değil, ağlıyorum.
Senin de dediğin gibi “Yıktın dağlarımızı yıktın, mimoza çiçeğimizsin”…
Anlattığın yaşta kaybedince ki “elli sekiz” demiştin…
Keşke aklından geçmeseydi, dilinden dökülmeseydi…
Yalnızca Kuzey’in değil…
Türkülerinin söylendiği, programlarının izlendiği her evin oğlusun.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun.